Image
4 Şubat, 2026

Ben, Fahriye ve Türkiye

Daha önce Mutlak ve Tanımlı Hüzünler ile Uyanmak Üzere Olan Bir Adam isimli öykü kitaplarından okuyup bildiğim Hasan Harmancı’nın yeni ve bu sefer bir roman olan kitabı Ben, Fahriye ve Türkiye’yi elime aldığımda doğrusu oldukça heyecanlandım. Öykülerinde muhafazakâr Anadolu insanının yaralı imgelemini içeriden ve biraz da asi bir solukla dile getiren Harmancı’nın romancılığını merak ediyordum. Öykülerindeki o coşkun insanlık romanında da var mıydı? Romanda, varoluşunu ideolojik diyebileceğimiz bir yerlerden kavrayan insanların mahalle abileri tarafından üzeri örtülen o “nefsânî” coşkusunu görebilecek miydim acaba? Öykülerinde hepimizin her şeyden önce insan olduğumuzu adeta bir çekiçle zihnimize çakar gibi söze döken Harmancı, bunu romanında da yapabilmiş miydi?

Beklentim karşılık buldu ve içtenlikle müşahede ettim: Ben, Fahriye ve Türkiye; muhafazakâr Türk romancılığının girmeye cesaret edemediği ara/arka sokaklarda fink atıyordu. Uzun yıllar boyunca din eksenli bir dünya tasarımının fanusunda yaşayan ve babası imam olan bir gencin tam da kendi dünyasından biri ile evliliğin arifesinde kendi insanî yönü ile tanışması temelinde gelişen hikâyede, doğrusu biraz da Türkiye’nin son yarım asırlık öyküsü var. Birbirlerine ilmek ilmek örülmüş kısa bölümlerden oluşan romanda açık bir dekadans anlatısı yok yalnızca; aynı zamanda insanın sınanmamış olduğu günahın masumu olamayacağını dikte eden didaktik bir yan da var. İnsan varoluşunun biraz da temaslarla biçim aldığına ilişkin kuvvetli bir kavrayış var. Ve bu temasların en fazla insanın kendisine biçim verdiğini ve ötekinin berikindeki imajının berikinin kurgusundan ibaret olduğunu ihsas ettiren bir yan var. Ketlenmiş insanın kıvılcım bekleyen bir barut fıçısı olduğunu gösteren, habitusun insanın tekallübünde kenara çekilip seyretmekten ve değişmesin diye onu tutmaya, olmazsa aforoz etmeye mütemayil olduğunu serdeden bizden, ziyadesiyle bizden bir yan var. Başka şeyler de var.

Ben, Fahriye ve Türkiye, doğrusu bana biraz Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık’ını anımsattı. Anadolu’nun taşrasının Anadolu’ya özgü bir merkezleşme (aslında gecekondulaşma) tahavvülünü temaşa ettiğimiz Kafamda Bir Tuhaflık’ta da benzer bir dönüşüm süreci daha dikey bir objektiften sunuluyordu okuyucuya. Esas itibarıyla kapitalist modernitenin bir günah galerisiydi Pamuk’un kitabı. Bu günah galerisinde gökdelenler, geniş bulvarlar, yüksek katlı binalar ve para vardı. İnsanlar euconomianın girdabına çekiliyor, yaşama alışkanlıklarını, isimlerini, cisimlerini, dillerini, dinlerini ve bittamam kendi varoluşlarını yitiriyorlardı. Ve bu geri dönüşü olmaz bir şekilde gerçekleşiyordu. Olan oluyordu ve kimse buna mani olamıyordu. Bir kırılma değildi söz konusu olan, evrilmeydi; daha doğrusu bir tür evrimleşmeydi. Bireyler üzerinden yürüyor gibi görünen bir hikâyeydi, fakat bireyi yutan bir toplumsallığı anlatıyordu.

Hasan Harmancı’nın romanı ise daha ziyade bir kriz, duyguların tetiklediği bir buhran halini yansıtıyor. Bireyin, kendisini aşan büyük ilkeler tarafından ezildiği bir vasatta temyiz vasfını yitirişine ve bir çeşit divaneliğe teşne oluşuna odaklanıyor. Bu manada tasavvufî bir tarafı olduğu da söylenebilir. Fakat bu yaptığını Pamuk’un yaptığının aksine umudu diri tutarak yapıyor. Yaşanan krizin gelip geçici bir savrulma olduğunu, bu savrulmanın, hikâyenin sonraki kısmını daha anlamlı kılacağını sezdirerek. Korkutmadan. Cesaretin, insanın kendisini sınaması gereken bir cevher olduğunu hissettirerek. Teslim olmamanın, korkmadan yürümenin ve kar yağarken Fahriye ile dans etmenin aslında insanın kendisinin tekâmülü ile alakalı bir evre olduğunu duyumsatarak. Ve hiçbir ilkenin nihaî kertede kırılmaz ve aşılmaz bir duvar olmadığını, olamayacağını ve insanın söz konusu olduğu yerde kaybolmanın ve çömelmenin de son derece olağan olduğunu göstererek.

İçinde rüyaları, hülyaları, umutları, inancı, ibadeti, iç sıkıntısını ve yaşanmamış olanın coşkusunu barındıran Ben, Fahriye ve Türkiye, kuşkusuz bunu ben yapmayacağım, fakat psikanalitik bir okumaya tabi tutulabilir. Böyle bir okumanın ilginç sonuçlara gebe olduğundan eminim. Muhafazakâr Anadolu çocuğunun kendisini aşmaya, eşmeye, deşmeye dönük Sisyphosçu bir teşebbüsü olarak Harmancı’nın romanı, aynı zamanda gösterişli perdelerle, kanepelerle ve koltuk takımlarıyla, halılar, beyaz eşyalar, renkli ve binbir çeşit ekran televizyonlar ve müzik setleriyle döşenmiş zevksiz evlerde, kendilerini büsbütün kopamadıkları (adeta bir damga gibi) “eski”den taşıdıkları izlerle yeniye uyumlanmaya çalışan ve haliyle bunu yeteri kadar beceremeyen Türk muhafazakârlığının bir trajedisi olarak da okunabilir. Yaraya bir neşter vurma değil de, yarayı biraz daha açma ve yayma edimi. Nereden bakılırsa bakılsın, yarayı görmek, onu idrak etmek iyidir. Değil mi ki, Romeo’nun dediği gibi, “yarayla alay eder, yaralanmamış olan.”

Yazmanın yazanın kendisiyle alakalı bir eylem olduğunun fazlasıyla bilincinde olan ve bilindik yazım formlarına mahkûm olunmak zorunda olunmadığını bir kez daha ortaya koyan Hasan Harmancı’yı, cesareti ve kendisini metninin dışında tutma kaygısı taşımaması dolayısıyla tebrik ediyor; Ben, Fahriye ve Türkiye’yi genç edebiyatseverlere hararetle tavsiye ediyorum.

Mustafa Alican'ın kaleme aldığı Meryem yayımlandı: